ANKSİYETE BOZUKLUKLARI

.:: Nöron Psikiyatri Dal Merkezi ::.
Anksiyete hepimizin zaman zaman duyduğu bir iç sıkıntısı, bunaltı, kaygı ve tedirginlik duygusudur. Özellikle karşılaştığımız stresli durumlarda ortaya çıkar. "Anksiyete Bozukluğu" ise, bu durumun kişinin hayata uyumunu bozacak yoğunlukta ve sürede olması anlamına gelen bir ruhsal bozukluktur. Anksiyete, hepimizin çok yakından tanıdığı "korku" duygusuna çok benzer. Korkunun anksiyeteden farkı bunun nedeninin dış dünyada oluşan somut bir gerçekten kaynaklanmasıdır ve korku doğal, iç güdüsel bir duygudur. Neden korktuğumuzu biliriz. Anksiyete ise objesiz, nedensiz bir korku halidir. Korku duygusunda olduğu gibi, ansiyetede de fizyolojik belirtiler bu duyguya eşlik eder. Yani terleriz, rengimiz değişir, elimiz ayağımız titrer, kalbimiz her zamankinden daha hızlı çarpar, tansiyonumuz yükselir ve daha hızlı nefes alıp vermeye başlarız. Tıpkı korktuğumuz zamanlarda olduğu gibi. Klinik bir rahatsızlık olan "Yaygın Anksiyete Bozukluğu" ile anksiyetenin temel belirti olduğu bazı nevrotik bozukluklar "Psikonevrotik" grubu oluşturur. Yukarıda da değindiğim gibi psikonevrotik bozukluklar kişinin gerçeği değerlendirme yeteneğini bozmaz. Ciddi bir anti sosyal davranış bozukluğuna yol açmaz. Kişinin gündelik uyum ve işlevlerini Ciddi boyutlarda aksatmaz. Ve çoğu zaman psikososyal stres faktörleri ile ilişkili olarak ortaya çıkarlar. Her ne kadar psikonevrozların oluşumunda günlük streslerin ve yaşam olaylarının belirgin bir etkisi varsa da, bu etki çocukluk çağında kurulmuş olan nevrotik çekirdeğin erişkin yaşamda alevlenmesi olarak gerçekleşmektedir. Nevroz teriminin kilit kavramı, bir yönüyle bilinç düzeyinde yaşanan ancak büyük bölümü bilinç dışında yerleşmiş olan "çatışma" kavramıdır. Çatışma, kişinin karar vermekte ve seçim yapmakta güçlük çektiği birbirine benzer veya eşdeğer seçenekler arasında bocalaması şeklinde tanımlanabilir. Nevrotik çatışmalar genellikle bilinç dışı bağımlılık, saldırganlık ve çözümlenememiş cinsel sorunlarla ilgilidirler. En belirginin semptomun (belirtinin) Anksiyete olduğu nevrotik bozuklukları kısaca gözden geçirelim.

YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU
Bu hastalık tekrarlayıcı ve ısrarlı anksiyete (Bunaltı, sıkıntı) belirtilerinin klinik tabloya hakim olduğu nevrotik bir bozukluktur. Hasta bunu korku, endişe, dehşet, kaygı, sıkıntı, bunaltı gibi terimlerle ifade eder. Ayrıca, her an kötü bir şey olacakmış gibi rahatsız edici bir bekleyişten yakınır. Bunlara ek olarak hastaların büyük çoğunluğu baş dönmesi, ağız kuruluğu, değişik yerlerde uyuşmalar, karıncalanmalar, çarpıntı, nefes darlığı, el ve ayaklarda titremeler gibi psikofizyolojik semptomlardan da şikayet ederler. Endişeli, gergin ve huzursuz bir görünüm sergileyen bu tür hastalar çoğunlukla neden bu hale geldiklerini bilemez, bu duruma bir anlam veremez ve korkarlar. Bu grup hastaların tedavisinde önce ilaçların yardımı ile bu sıkıntıya son verilir, daha sonra da psikoterapi türlerinden biri hastaya uygulanır.

PANİK BOZUKLUĞU
Son yıllarda bütün dünyayı özellikle daha gelişmiş ülkelerin uygar insanlarını seçen, yakaladığında kişiyi tam anlamıyla köşeye sıkıştıran, çaresiz bırakan, insanlara "bayılıyorum, ölüyorum veya deliriyorum" korkuları yaşatan ve yaygınlığı giderek artan bir ruhsal, psikonevrotik hastalıktır. Aniden gelen "Panik Atak"lar yoğun bir sıkıntının yanı sıra anksiyetenin tüm psikofizyolojik belirtilerini gösterirler. Yani göğüs bölgesine oturan bir sıkıntı ve ağırlığın yanı sıra nefes darlığı, çarpıntı, titreme, baş dönmesi, düşecek, bayılacak, kontrolünü kaybedecek, delirecek gibi hissetme ve sık idrar yapma ihtiyacı görülür. Ve bu sırada hastaların çoğu hemen bir hastaneye veya en yakın sağlık merkezlerine koşmak ister. Panik ataklar insanları olmadık yerlerde yakalamakla birlikte, genelde pek uzun sürmez, kişi hastaneye gitmeden kendiliğinden düzelmiş olur. Zaten kişi bir sağlık merkezine gitmese de, kriz kısa sürede kendiliğinden düzelecektir. Acil servislerde bu tür hastalara çok sık rastlanır ve hekimler bu kişilere yatıştırıcı bir iğne yapar ve hastayı yollarlar. O anda rahatlayan kişi bilir ki, bu kriz ona tekrar gelecek ama ne zaman? Bu korku nedeniyle hastalar doktor doktor gezer, her gün yeni bir tetkik yaptırarak bu krizin nedenini bedenlerinde ararlar. Çünkü bunun ruhsal bir hastalık olduğunu onlara anlatan olmaz. Olsa bile kişi bu kadar ağır, bu kadar insanı perişan eden bir krizin ruhsal olduğuna inanmak istemez. Bir başka önemli konu ise, ruhsal bir kriz geçiriyor olmayı kişilerin kabul etmekte zorlanmalarıdır. Çünkü kişiliği güçlü insanların ruhsal bir bozukluğa izin vermemeleri gerektiğini düşünürler. Hatta daha da ileri giderek bedensel hastalıkların herkes için olduğunu, ancak ruhsal sorunların zayıf karakterli kişilerde meydana geldiğini zannederler. Belki güleceksiniz ama bazı kişiler geçirdikleri krizin bedensel bir nedeni olsun ister, bu yüzden her gün milyarlarca lira para harcayarak çok ayrıntılı, çok gereksiz tıbbi tetkikler yaptırırlar. Hastalıklarının panik atak olduğunu öğrenmek hoşlarına gitmez, hatta bundan utanırlar. Kendilerine kızarlar, bu krizi durduramadıkları için. Ne garip değil mi? Bazen kendimizden ne çok şey bekliyoruz. Veya acaba her birimiz her şeyin sorumlusu olarak kendimizi görmeye mi programlandık? Halbuki panik atak insanlara pek kolay gelmeyen, hatta kişiyi daha büyük sorunlardan korumaya gelmiş, ruhumuzun bir tür savunma mekanizmasıdır. Ve belki de yine güleceksiniz ama genellikle güçlü, becerikli, çalışkan, fedakar, yani kendini korumayı pek bilmeyen, hedefleri ve amaçları doğrultusunda durmadan, dinlenmeden koşturan insanlarda görülür. Bu krizle birlikte bütün bu koşturmalar aniden durur. Anladınız mı şimdi panik atağın insanları nasıl koruduğunu... Yani nihayet kişi kendi varlığının, kendi sağlığının farkına varır. Ama biraz acımasız, insafsız bir uyarıdır bu. Ve bir süre sonra olay bir koruma mekanizması olmaktan çıkar ve kişinin tüm sağlığını tehdit eder duruma gelir. Şöyle bir benzetme yanlış olmaz sanırım, sizi koruması için beli silahlı birini tutmuşsunuz ama o, olmadık zamanlarda elindeki silahı size çeviriyor. Ateş etmiyor, sizi yaralamıyor, öldürmüyor ama öldürmekten beter ediyor. Ve silahı onun elinden bir türlü alamıyorsunuz. Aslında panik atak sırasında kişi kendini ölümle burun buruna gelmiş gibi hisseder ama bu gerçek bir ölüm tehlikesi değildir. Panik atak insanları öldürmez. Ne öldürür ne ondurur derler ya, onun gibi bir şey. Bir ruh hekimine baş vurana kadar.... Kişilere çok acı vermekle onları çok korkutmakla birlikte, panik atak psikiyatrinin ağır, ciddi, geleceği tehdit eden hastalıklarından biri değildir. Genellikle ataklar sonunda kişiye kalıcı hiçbir bozukluk bırakmadan kendiliklerinden çeker giderler. Geriye dayak yemiş gibi ağır bir yorgunluk ve bitkinlik hissi kalır. Tekrar gelene kadar kişi yine eskisi gibi sağlıklıdır, ancak tekrar ne zaman geleceği belli değildir ve kişi büyük bir korkuyla yeniden onu ziyaret edecek olan nöbeti beklemeye başlar. Böylece sosyal, ailesel ve iş yaşamında çeşitli kısıtlamalara gider. Ve böylece hastalık kronikleşir yani kişiye yavaş yavaş yerleşir. İster ilk atakta, ister yıllar sonra gelin, bilin ki ruhsal tedavi ile bu hastalık sizi bırakacak ve yeniden eski sağlığınıza kavuşacaksınız. Ancak her hastalıkta olduğu gibi panik atakta da bir ruh hekimine ne kadar erken başvurursanız, tedavi o kadar çabuk bitecektir.